Ağa Han Ödüllü ODTÜ Kampüsünün Mimarı Behruz Çinici

"Bir eserim bittikten sonra kıvranma devrem başlar ve muhayyilemde onları yıkıp yıkıp tekrar inşa ederim. Ama muhayyilemde bugüne kadar yıkamadığım tek bina var; o da Mimarlık Fakültemdir."

İTÜ Mimarlık Fakültesinden 1954 yılında mezun olduktan sonra ilk atölyesini İstanbul'da kuran aynı zamanda 1961 yılına kadar İTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışan Behruz Çinici; eşi Altuğ Çinici ile 1961 yılında ODTÜ kampüsü yarışmasını kazanmalarının ardından atölyesini Ankara'ya taşıyarak bu tarihten 1980'e kadar ağırlıklı olarak yapı alanı 500 bin m2'yi bulan ODTÜ kampüsü yapılarını gerçekleştirdi.

Tasarım ağırlıklı mimarlık çalışmalarının yanı sıra özellikle Türkiye’de mimarlığa yönelik yasal ve yönetsel çerçevelerin oluşmasına yönelik katkılarıyla da ön plana çıkan Behruz Çinici’nin anlatımıyla ODTÜ Kampüsü…

“Kampüsümüz 1961 yılında açılan ulusal bir konkur sonucunda elde edilen bir proje ile gerçekleştirildi. Ancak jüri uluslararasıydı; aralarında Paris’ten ünlü mimar Shipri Kaersen da vardı. Kaersen, jürideki bir dostuna - Hocamız Orhan Özgüner’e- projelerini göstererek, ‘Bu proje gelmeseydi jürinin işi çok zordu. Nasıl karar verebilirdik? İyi ki bu var, gönül rahatlığıyla bunu seçtik.’ demiş.

Yarışma konusu içerisinde yerleşme kadar önemli bulunan üç yapı isteniyordu: Mimarlık Binası, yurt binası ve Rektörlük binası. Bir yandan şehirciliği halledecektiniz, diğer yandan bu üç yapıda mimari kaliteyi yakalayacaktınız. 25 civarında proje arasından bizim projemiz seçildi. Derhal çalışmalara başlandı; ardından evimizi atölyemizi buraya taşımak zorunda kaldık ve hızlı bir tempoya girdik. İlk yaptığımız projeler inşaat dairesi müdürü tarafından tepkiyle karşılandı; projeler Sayın Kemal Kurdaş’ın kitabında da bahsettiği gibi, adeta suratımıza fırlatıldı: ‘çıplak beton da ne demek? Bize bunları baştan çizin!’ o sıralarda Sayın Kurdaş Rektörlük görevine yeni gelmişti, büyük sorunları vardı. Çünkü bu Orta Doğu projesi Nasır tarafından Mısır’a çekilmek isteniyordu, hızlı davranmak çok önemliydi. Sayın Rektör projelerimizi ve maketleri bizzat incelediler; bize güvenleri arttı ve işe büyük bir hızla başladık. Konkur sonuçlandıktan sonra eşimle geldiğimiz zaman buraları bozkırdı; ancak makilik alanlar vardı. Merkez olarak stadyumu - gençliği temsil eden en iyi mekan olacağını düşünerek- o doğal yamacı gözümüze kestirdik ve karar verdik. Bu kararda Yüce Atamızın ‘Ey Türk Gençliği’ sözü içimizde yankılandı. Rektörlük binasının ilginç anıları vardır. Burada beton ve tuğla yok; çünkü benim sözleşmelerimde metrekare başına 800 lirayı geçmeme şartı vardı.

Rektörümüz Sayın Kurdaş -aynı zamanda değerli bir maliyecidir- bu şartı koyduğu için ekonomik nedenlerden dolayı sıvalara düştük. Tabii bunlar benim hiç hoşuma gitmeyen şeyler, birazcık brüt vardı, o da gördüğünüz gibi sonradan boyandı. Rektörlük binasının çok karmaşık bir programı vardı. Hem makam olacak, hem kayıt-kabul olacak hem de muhasebe ve idari işler burada olacak… Maketler üzerinde Sayın Kurdaş’la münakaşalar yaptık. Sonra mimarimin asıl hatları içerisinde olmayan, gördüğünüz bu yuvarlak balkonlar çıkıverdi. Bunun adını ‘Romeo-Julyet’ koyduk Rektör ile birlikte. Sonradan bir fonksiyonu oldu bu balkonların. 70’li yıllarda yaşadığımız, Komer’in arabasının yakıldığı, sevgili Rektörümüz’ün hırpalandığı o gün benim arabam da oradaydı, zor kaçırdım. Bu olayda balkonların bir fonksiyonu olduğu anlaşıldı; Rektörümüz’ü çürük yumurta yağmurundan korudu. ‘Bravo ya, ne kadar da uzak görüşlüymüşsün; meğer bir fonksiyonu varmış bu balkonların,’ dedi. Böyle tatlı anılarla bunu bütünleştirmiş olduk.”

“Burası (kütüphane), bu rezerve bölümü esas bloklardan ayrı. Burasının inşasında UNESCO’dan bir uzman geldi. Garbret Firuzan Hanım (o zamanki Kütüphane Müdürümüz) ve yardımcılarıyla beraber çalıştık. Garbret -Amerika’nın bilmem neresinden o siyahi güzel insan-, büromuza Zeki Müren’den ‘Ne zaman geleceksin’ şarkısını söyleyerek girerdi. Ve UNESCO’dan gelen adamın sert önerilerini birlikte yumuşattık. 500 bin ciltlik Türkiye’nin ilk büyük kütüphanesi ve açık kitaplık sistemli ilk kitaplık birlikte programlandı ve inşaatına başlandı. Gördüğünüz gibi burada da bir karmaşa var. Ankara taşı hakim, biraz da traverten kaplamalarla rektörlük ile dengeyi sağlamaya çalıştık; yine de gönlüm beton ve tuğla olabilseydi diyor.

“Bunları niçin söylüyorum: Bir eserim bittikten sonra kıvranma devresi başlar, muhayyilemde

onları yıkıp tekrar inşa ederim. Bugüne kadar muhayyilemde yıkamadığım tek bina Mimarlık Fakültesi’nin binası… Ama bazıları bu kütüphane binasını da beğenir, özellikle eşim Altuğ Hanım. Mimarlık Fakültesi, bu yoğunlukla yapıların içerisinde kullanılan çıplak beton imalatının ülkemizdeki ilk örneği. O ana kadar hiçbir yerde böyle bir yapı yoktu, yalnızca İstanbul’dan Ankara’ya gelirken Yunus Çimento Fabrikası’nın betonları beni etkilemiştir. Sıvacının kasacıya, kasacının boyacıya güvenerek yaptığı ekmek kadayıfı gibi yapılardan yalınlığa geçişin ilk örneği burasıdır. İlk deneyler bu binanın altında yapılmıştır. O zaman bazıları (hem de teknik adamlar) çakmağını yakıp, ‘Bunlar nasıl olsa sıvanır,’ demiştir.

“Sayın Kurdaş, tipik davranışıyla ellerini kenetleyerek, biten yapıyı izlediğinde, ‘Anadolu ve Frigya esintilerini görüyorum’ dedi. 1963 yılında açılıştan az evvel buraya ziyarete gelen Sayın İnönü burada durdu ve ‘Mimar Bey, bunun üstünden mi yürünecek?’ dedi. Herkes güldü. Sonra gözü yanımda ki bir gence takıldı; ‘Bu kim,’ diye sordu. Muavinlerimden birisiydi. ‘Bu Sezar Efendim,’ cevabını verdim. ‘Ooo, bu ne tevazu,’ diye karşılık verince hep birlikte gülüştük. Sonra bu ‘Ale’de yürüdük. Tabii bu ale, yakın çağ tarihimizin anlatılmasını düşlediğim bir ale… Heykellerle, Çeşitli plastik öğelerle, sularla anlatılmasını düşündüğüm bir ale. 1,5 kilometreydi, şimdi ikiye yaklaştı. Orijinal omurgadır bu inip çıktığımız. Bu kotlar arazinin tabii kotlardır. Hiç zedelenmeden yapılmıştır. Bunun etkisi benim yetiştiğim İstanbul’un geleneksel sokaklardır. Benim esas büyük dershanem burasıdır. Ve insanların birbiriyle fikir alışverişi yaptığı o geleneksel meydanlar, sokaklar gibi 1,5-2 kilometrelik bir sokak.”